3 Mart 2011 Perşembe

Yasmin Levy - De Edad De Kinze Anyos (Since The Age of Fifteen)


Jesse Cook - Closer To Madness

2011 Oscar Ödülleri Sonuçları

En İyi Film: The King’s Speech
En İyi Yönetmen: Tom Hooper (The King’s Speech)
En İyi Erkek Oyuncu: Colin Firth “The King’s Speech”
En İyi Kadın Oyuncu: Natalie Portman “Black Swan”
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christian Bale (The Fighter)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Melissa Leo (The Fighter)
En İyi Yabancı Film: In a Better World / Susanne Bier / Danimarka
En İyi Uyarlama Senaryo: The Social Network, Aaron Sorkin
En İyi Orijinal Senaryo: The King’s Speech: David Seidler
En İyi Görüntü Yönetimi: Inception – Wally Pfister
En İyi Sanat Yönetmeni: Alice in Wonderland – Robert Stromberg, Karen O’Hara
En İyi Animasyon: Toy Story 3
En İyi Animasyon (Kısa Metraj): The Lost Thing
En İyi Müzik: The Social Network, Trent Reznor ve Atticus Ross
En İyi Şarkı: Randy Newman, If I Rise – 127 Hours
En İyi Görsel Efekt: Inception, Paul Franklin, Chris Corbould, Andrew Lockley ve Peter Bebb
En İyi Kurgu: The Social Network Angus Wall ve Kirk Baxter
En İyi Ses Miksajı: Inception, Lora Hirschberg, Gary A. Rizzo ve Ed Novick
En İyi Ses Montajı: Inception, Richard King
En İyi Makyaj: The Wolfman, Rick Baker ve Dave Elsey
En İyi Kostüm: Alice in Wonderland, Colleen Atwood

2 Mart 2011 Çarşamba

BLOGGER KAPANDI!!!!!!!!!!!!!!!!!

Google’ın ücretsiz blog servisi Blogspot’a erişim Diyarbakır 5. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 14.01.2011 tarih ve 2011/156 D iş sayılı kararı ile engellendi.Daha önce de Digitürk’ün şikayeti ile engenlenen Blgospot.com sitesine erişimin engellenmesiyle ilgili Superonline twitter hesabından açıklama yaptı.Superonline’ın açıklaması;“Blogspot.com, Diyarbakır 5. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 14.01.2011 tarih ve 2011/156 D iş sayılı kararına istinaden engellenmiştir. Blogspot.com’un kapatılması mevcut tüm servis sağlayıcılarını kapsayan yasal bir zorunluluktur. ”

27 Şubat 2011 Pazar

James Brown & Pavarotti - This is the man's world

Ziyaretçi Defteri

Yüksek Sadakat - Live It Up | Eurovision 2011

Osmanlıda BURÇ isimleri

Koç : Davar-ül kurban
Boğa : Sığır-ül camış
İkizler : Adem-ül çift-i aynen
Yengeç : Mahluk-ül derya-ül böcekvari
Aslan : Malukat-ül vahşi
Başak : Nebatat-ül arpa vü yulaf
Terazi : Endaze-i kantar
Akrep : Haşerat-ül zehr-i zıkkım
Yay : Silah-ül zemberek
Oğlak : Davar-ül sakal-ı sivri
Kova : Damacana
Balık : Mahsulat-ı derya

26 Şubat 2011 Cumartesi

Oscar Ödül Töreni 2011

Oscar Ödül Töreni özel yayını 27 Şubat Pazar gecesi (Pazartesi’ye bağlanan gece) saat 00:10’da “Oscar Gecesi” programı ile başlayacak. Ardından 01:00’da “Kırmızı Halı” seremonisi ve 03:30’da ödül töreni ile devam edecek.
     

Tören saat 01.00’dan itibaren itibaren NTV, CNBC-e ve e2 kanallarında, HD olarak ise sadece D-Smart HD 116. Kanal, HD-en’de izlenebilecek.

Özlü Sözler

İki tür insan vardır. Odaya girdiğinde 'işte geldim' diyenler ve 'demek buradasınız' diyenler. Frederick Collins

Yazılı olmayan kanunların en büyük sorunu sildirmek için başvuracak kimsenin olmamasıdır. Glaser and Way

Savaşlar bize, düşmanlarımızı sevmeyi değil, müttefiklerimizden nefret etmeyi öğretir. W.L. George

Bilimin asıl amacı yeni kanıtlar bulmak değil, bunlarla ilgili yeni düşünce biçimleri keşfetmektir. Sir William Bragg

Hayatta iki trajedi vardır. Gönlünüzdekini elde edememek. Ve elde etmek. George Bernard Shaw

Asıl etkileyici olan, niteliklerinizin -sizin yardımınız olmadan- başkaları tarafından keşfedilmesidir. Judith Martin

Kural, sizden çok daha az veya çok daha fazla parası olanla para konusunu konuşmamaktır. Katherine Whitehorn

Hayvanlar iyi arkadaşlardır - hiç soru sormazlar, hiç eleştiride bulunmazlar. George Eliot

Kolay inanan kolay aldatılır. Ilitopadesa

Şüphe genellikle faydasız bir ıstıraptır. Samuel Johnson

Şüphecilikten geri geri çekilmek değil, onur delip geçerek çıkmak gerekir. Edmond Goblot

Az şey bilirsek bir şeyin doğru olduğuna emin olabiliriz, bilgi artınca şüphede artar. Goethe

Gerçeği arayan her şeyden önce bütün şeylerden, gücü yettiği kadar kuşku duyması gerekir. Descartes

Herkes kendi işini görse, toplumun bütün işleri düzgün gider. Goethe

Önemli olan akıllı olmak değil, aklı yerinde ve zamanında kullanmaktır. Descartes

Unutma ki, Ağzında bal olan arının, kuyruğunda da iğnesi vardır. John Lyly

Zor iş zamanında yapmadığımız kolay işlerin çoğalmasıyla oluşur. H. Ford

Düşmanı olmayanın arkadaşı da yoktur. Lort Tennyson

Kin büyüdükçe, kin sahibi küçülür. La Rochefoucould

Çalışmak sıkıntıyı, kötülüğü ve yoksulluğu uzaklaştırır. André Maurois

Dehâ, çalışma ve gayretin elbisesidir. Emile Zola

Deha, gayret ve sabrın çocuğudur. Dwight

Hayatın Ve mutluluğun en büyük şartı çalışmaktır. Tolstoy

Dün, dünle beraber gitti cancağızım; bugün yeni şeyler söylemek lazım. Mevlana

Çalışmak, neşeli olmak, çeneyi sıkı tutmak, işte sana başarı. Einstein

Dünyanın YENİ 7 Harikası

Petra Antik Kenti:   Petra (M.Ö. 9 – M.S. 40) Petra, Ürdün Arab Çölünün bir ucunda bulunan Petra, Kral IV. Aretas’ın (M.Ö. 9 M.S. 40) imparatorluğu Nabataean’ın muhteşem başkenti idi. Su teknolojisi konusunda uzman olan Nabateanslılar şehirlerini büyük su kanalları ve su hazneleriyle donatmışlardır. Greko-Roman örneklerine uygun olarak tasarlanmış bir amfiteatr 4000 kişiyi ağırlayacak kapasitededir. Bugün Petra’nın Mezar Sarayı, 42 metrelik Helen sitili El-Deir Manastırının tapınak duvarıyla Orta Doğu kültürünün göz kamaştıran bir örneğidir.




 
Kurtarıcı İsa Heykeli: Kurtarıcı İsa Heykeli (1931) Rio de Janeiro, Brezilya Bu İsa heykeli 38 metre yüksekliğindedir ve Rio de Janeiro şehrine tepeden bakan Corcovado Tepesinin üzerine yerleştirilmiştir. Brezilyalı Heito da Silva Costa tarafından tasarlanan ve Fransız heykeltıraş Paul Landowski tarafından gerçekleştirilen bu anıt dünyanın en çok tanınan anıtlarından biridir. Heykelin yapımı beş yıl sürmüştür ve Ekim 1931’de açılışı yapılmıştır. 

Çin Seddi: Çin Seddi (M.Ö 220 ve M.S. 1368 - 1644) Çin Büyük Çin Seddi mevcut surları birleştirilmiş bir savunma sistemi şeklinde birbirine bağlamak ve Çin’i Moğol saldırılarından korumaya için yapılmıştır. İnsan eliyle bugüne dek yapılmış en büyük ve uzaydan görülebilen tek abidedir. Bu anıtın yapımında binlerce kişi hayatını kaybetmiş olmalıdır.  

Machu Picchu Antik Kenti: Machu Picchu (1460-1470) Machu Picchu, Peru Inka İmparatoru Pachacutec 15. yüzyılda Manchu Picchu (“Eski Dağ”) olarak bilinen dağda bulutlar içinde bir şehir inşa ettirmiştir. Bu muhteşem yerleşim merkezi And platosundan başlayarak balta girmemiş Amazon ormanlarının Urubamba Nehrine kadar uzanmaktadır. İnkalar tarafından çiçek hastalığı salgınından dolayı terkedilmiştir. İspanyolların İnka İmparatorluğunu ele geçirmelerinden sonra şehir üç yüz yıl boyunca “kayıp” olarak kalmış ve 1911 yılında Hiram Bingham tarafından tekrar bulunmuştur.  


Chichen Itza Piramidi: Chichen Itza piramidi (M.Ö. 800 öncesi) Yucatan Yarımadası, Meksika Chichen Itza piramidi (M.Ö. 800 öncesi) Yucatan Yarımadası, Meksika Chichen Itza, Maya medeniyetinin ekonomik ve politik merkezi olarak hizmet vermiş en meşhur Maya tapınak sitesidir. Değişik yapıları –Kukulkan piramidi, Chac Mol Tapınağı, Bin Kolonlar Geçidi, Tutukluların Oyun Sahası – bugün dahi harikulade bir mimari alan ve mekân düzenleme göstergesi olarak kendini göstermektedir. Piramit Maya tapınaklarının sonuncusu ve en büyüğüdür.   

Kolezyum: Roma Coliseum’u (M.S. 70 - 82) Roma, İtalya Roma şehrinin merkezinde bulunan bu muhteşem amfiteatr başarılı lejyonerlerin ve Roma İmparatorluğunun onuruna inşa edilmiştir. Dizayn tasarımı bugün dahi geçerli olan bir anıttır ve yapılışından 2000 yıl sonra modern stadyumlar Coliseum’un orijinal tasarımından etkilenmektedirler. 

Tac Mahal Anıt Mezarı: Tac Mahal (M.S. 1630) Agra, Hindistan Bu çok büyük anıt cami beşinci Müslüman Moğol İmparatoru, Jahan Şahın emir üzerine, vefat eden çok sevdiği karısının hatırasına ve onuruna inşa edilmiştir. Beyaz mermerden yapılan saray duvarlarla çevrili bahçelerin içinde yer almaktadır. Tac Mahal Hindistan’da Müslüman sanatının en mükemmel bir mücevheri olarak kabul edilmektedir. Daha sonra İmparatorun burada hapsedildiği ve Tac Mahal’i koğuşunun sadece küçük bir penceresinden gördüğü söylenmektedir.

Türkülerimizden Seçmeler

















Gregorian - Voyage, Voyage

Farid Farjad - Robabeh Jan

25 Şubat 2011 Cuma

"Amerika" adı nereden geliyor?

İtalyan tüccar ve haritacı Amerigo Vespucci'den DEĞİL, Galli ve zengin bir Bristol tüccarı Richard Ameryk'ten almıştır. Ameryk, John Cabot'un (1497 ve 1498'de gerçekleştirdiği yolculuklar daha sonra Britanya'nın Kanada üzerindeki hak iddialarına temel oluşturan İtalyan denizci Giovanni Caboto'nun İngiliz'cesi) ikinci transatlantik yolculuğundaki baş sermayedardı. Cabot 1484'te Cenova'dan Londra'ya gitti ve Kral VII. Henry'den batıdaki bilinmeyen toprakları araştırma izni aldı.

Cabot, küçük gemisi Matthew'le Mayıs 1497'de Labrador'a ulaştı ve Amerika toprağına ayak basan ilk Avrupalı oldu: Vespucci'den iki yıl erken davranmıştı.

Cabot, Nova Scotia'dan Newfoundland'a kadar Kuzey Amerika kıyı şeridinin haritasını çıkardı. Richard Ameryk yolculuğun baş sponsoru olarak keşiflere kendi adının verilmesini bekleyecekti. O yıl Bristol yıllığında şöyle bir not vardır: *"... Vaftizci Yahya Günü'nde [24 Haziran] Amerika toprağı, Mathew adlı bir Bristol gemisiyle Bristollü tüccarlar tarafından  bulundu."* Bu not neler olup bittiğini gayet iyi açıklıyor.

Bu yıllığın orijinal el yazması mevcut olmamasına rağmen, günümüze ulaşan diğer belgelerde bu metne bir dizi referans vardır. Bu, yeni kıtadan bahsedilirken "Amerika" tabirinin ilk kullanılışıdır.

Bu adı kullanan ve günümüze ulaşan en eski harita, Martin Waldseemüller'in 1507 tarihli büyük dünya haritasıdır; ama bu harita sadece Güney Amerika'yı gösteriyordu. Waldse-emüller notlarında  Amerika isminin, Amerigo Vespucci'nin adının Latince versiyonundan türetildiğini varsaydı, çünkü Vespucci 1500-1502 arasında Güney Amerika kıyısını keşfedip buranın haritasını çıkarmıştı.

Bu durum, onun emin olmadığını ve diğer haritalarda (muhtemelen Cabot'nunkinde) görmüş olduğu bir ismin kökenini açıklamaya çalıştığını akla getiriyor, "Amerika" adının bilindiği ve kullanıldığı tek yer Bristol'dü.
Fransa'da yaşayan Waldseemüller'nin gitmesi muhtemel olan bir yer değildi. Waldseemüller anlamlı bir biçimde, 1513 tarihli dünya haritasında "Amerika"yı "Terra Incognita [Bilinmeyen Topraklar]" olarak değiştirdi.

Vivaldi - Four Seasons (Winter)

Kum Sanatı

Göksel Baktagir - Kürdilihicazkar saz semaisi

Vodafone reklamı

Rajkapoor-Awara Hoon

Uyku Pozisyonuna Göre Kişilik Analizi


Uyku üzerine araştırma ve analizler yapan uzmanlara göre, 6 ortak uyku pozisyonu ile farklı kişiliklerle ilişkili. Yatış pozisyonu uykuya dalma ve sağlıklı uyku üzerinde oldukça etkili. Uyurken yatış pozisyonunuzun anlamlarını yazının devamında bulabilirsiniz.

Fetus/cenin yatışı
Cenin şeklinde yani anne karnındaymış gibi kıvrılarak yatmak, dışa dönük ancak duygusal, hassas bir kalbe sahip olduğunuzu gösteriyor. Bu tür kişiler birisiyle ilk buluşmalarında utangaç olabilir ancak kısa sürede rahatlarlar. Araştırmalarda 1000 kişiden % 41′i bu şekilde uyuduğu belirlenmiş. Kadınların erkeklerden 2 kat daha fazla bu poziyonda uyuduğu da tespit edilen diğer bir bulgu..
Kollar yanda dik yatış
Çoğu kişi kollarını her iki tarafa sarkıtıp dik şekilde uyuyamaz. Bu şekilde uyuyunlar rahat, kalabalığa alışkın, yabancılara güvenen, sosyal insanlardır… Buna rağmen, bazen kolay aldanabilirler..
Yaşlı duruşunda yatış
Her iki kolunu kıvırarak ellerini yastığın yanına veya omuz hizasına koyan kişiler doğal insanlardır. Şüpheci, kuşkucu, iyiliğe şüpheyle bakan özellikler taşıyabilirler. Düşünceleri nizde yardımcı olurlar. Genellikle ilgi odağı olmaktan hoşlanmazlar.
Hangi pozisyon sağlıklı?
Sağlık açısından yüzü koyun yatmak sindirimi durdurur, deniz yıldızı ve asker pozisyonlarında horlama ile sıkça karşılaşılır, kötü uyunmasına neden olur. Midenin baskılanmadığı, kolay nefes alınan düz bir yatış gece boyunca sağlıklıdır. Rahat uyku sağlar, horlamayı azaltır. Uyuyan kişiler nasıl yattığının farkında olmadığı için, bu şekilde yattıklarında bile çok iyi uyku uyumaları her zaman mümkün olmayabilir. Bu tür araştırmalarda ayrıca, çoğu insanın uyku pozisyonunu değiştirmekten hoşlanmadığını da ortaya koyuyor. Buna göre insanların sadece % 5′i her gece farklı bir pozisyonda uyuduğunu belirtiyor.

Kızılderili ATASÖZÜ

Bildiklerini anlat, ama akıl vermeye kalkma;
Anlatılanları iyi dinle, ama hepsini... doğru sanma;
Sessiz kalmak bir şey bilmediğin anlamına gelmez;
Çok konuşmakta çok şey bildiğini göstermez;
Herkesi kendine eşit gör,her kim olursa olsun bir insanı küçümsemek akılsızlık,
Çok büyük görmekte korkaklıktır.
Cesaret akıldan gelirse cesarettir,
Bilgisizlikten gelirse cehalettir...

İki Söz

Akıllı konuşur, çünkü onun söylemek istedikleri var; aptal konuşur, zira kendinin bir şeyler söylemek mecburiyetinde olduğunu sanır. PLATON


Ayakta ölmek, diz üstü yaşamaktan daha iyidir. G.Washington

Grip tedavisi

Grip olduğunuz zaman antibiyotik tedavisi pek işe yaramayacaktır. Yatak istirahatı yaparak kendiliğinden geçebilmektedir. Bol bol sıvı gıda tüketip, bol bol C vitamini içeren besinler tüketmelisiniz. Grip bir haftasını doldurmuş olmasına rağmen hala devam ediyorsa grip salgını için ilaç kullanmak gerekebilir.

Her yıl ekim-kasım aylarında yapılan grip aşısı da kış mevsimini grip olmadan atlatmanız için yüzde seksen oranında önlem sağlar. Bunun yanında bitkisel çaylardan zencefil çayı da grip hastalığına iyi gelmektedir.

Kilo vermenizi engelleyen 9 faktör

1. Popüler Diyetler
Gazetelerden, internetten, televizyondan, arkadaşlarınızdan duyduğunuz bazı diyet listeleri vardır. Şu diyetle şu kadar zamanda şu kadar kilo veriliyor diye duyduğunuz her diyete zayıflamak için sarılıyorsanız, işte en büyük yanlışı burada yapıyorsunuz demektir. Çünkü nasıl her insanın saç rengi, boyu, kaşı, gözü farklıysa iç organlarının işleyişi de farklıdır ve zayıflayıp kilo alma şeklide farklı olacaktır. Yani başkasına 10 kilo verdiren bir diyet listesi size 1 kilo verdirebilir. Size 5 kilo verdiren bir diyet listesi başkasına hiç kilo verdirmeyebilir. Bu sebeple asla başkalarından aldığınız diyet listelerini kendinize uygulamaya çalışmayın. Kilo vermek istiyorsanız kesinlikle bir diyetisyene gidin. Diyetisyeniniz sizden kan, idrar gibi birçok tahlil isteyecektir. Bu tahliller sonucunda tamamen sizin değerlerinize göre özel olarak hazırlanmış bir diyet listesi verecektir. Muhtemelen sizin kan gurubunuza ve tahlil sonuçlarınıza göre verilen diyet listesi mutlaka işe yarayacaktır. O yüzden popüler diyetleri yapmak yerine kendinize özel diyet listesini diyetisyeninize hazırlatıp bu diyet listesini uygulayın.


2. Kansızlık
Türlü türlü diyet listesi uyguluyorsunuz, spor yapıyorsunuz ancak bir türlü zayıflayamıyorsanız, kansızlık yani anemi hastalığınız olabilir. Kansızlık yüzünden kilo veremeyen kişiler genelde kadınlardır. Kansız olan kişi güçsüz, enerjisiz kaldığı için spor yapamayan, egzersiz yapamayan bir hal alırlar. Bu sebeple kilo verememekten şikâyetçi iseniz kan değerlerinizi ölçtürün. Şayet kansızlık hastalığı çıkarsa, doktorunuz size kansızlığı gidermek için gerekli tedaviyi uygulayacaktır ve sizde bu süreçte kolayca kilo vermeye başlayabilirsiniz.


3. İnsülin Direnci
İnsilün sorunun olduğu kişilerde, insülün miktarı çok abartılı ise kişi ne yaparsa yapsın bir türlü zayıflayamaz. Öncelikle şeker hastalığını tedavi ettirme yoluna giderse hızla kilo verebilme imkânına da kavuşabilir. Zira vücutta bulunan şeker molekülünün ilenebilmesi için gerekli oranda insülüne ihtiyaç olacaktır. Bu sebeple önce şekerinizi ölçtürün ve doktorunuzun tavsiyesi ile birlikte değerlerinizi alıp bir diyetisyene görünün.


4. Tiroid Bozuklukları
Aslında kilo vermek isteyip de zayıflayamayan birçok kişinin ortak sorunudur tiroid bozukluğu. Çoğu kişi ne kadar uğraşırsa uğraşsın bir türlü kilo veremez. Hâlbuki doktora gidip gerekli tiroid tahlillerini yaptırsa ve çıkan sonuçlara göre tedavi yöntemine gitse hızla kilo vermeye başlayabilir. Yaptırılan tiroid testlerinde tiroid değerleriniz yavaş çalıştığı ortaya çıkarsa bu sizin kilo verememenizin en büyük sebebidir aslında. Yavaş çalışan tiroidleriniz normal çalışma düzenine dönünce kilo vermeniz kolaylaşır ve artık diyet listelerinizi uyguladığınızda zayıflamaya başlarsınız. Bu sebeple kilo veremiyorsanız mutlaka tiroid testlerinizi yaptırın.


5. Yanlış İlaç Kullanımı
Özellikle son 5 yıldır piyasada satılan zayıflama ilaçları, yağ yaktırdığını iddia eden ilaçlar gibi bazı ilaçlar satılmaktadır. Bu tür zayıflama ilaçlarının özellikle sağlık bakanlığı onaylı olmayanları kullanıldığı sürece zayıflatırken bırakıldığı andan itibaren hızla verdiğiniz kilonun en azından 2 katını alırsınız. Bu süreçten sonra yapmaya çalıştığınız sporlar, egzersizler, diyet menüleri artık zayıflama ilacı kullanımından önceki kadar işe yaramamaya başlar. Bu sebeple asla doktor tavsiyesi dışında hiçbir zayıflama ilacını kullanmamak gerekir.


6. Diğer Hormon Bozuklukları
Sürekli, hızla kilo alıyorsanız, ne yaparsanız yapın bir türlü zayıflayamıyorsanız, sürekli ödem sorunu ile uğraşıyorsanız, mutlaka hormon testi yaptırın. Zira hormonlarınızda bir sorun varsa ne yaparsanız yapın, kilo veremezsiniz. Gerekli hormon testleriniz yapıldıktan sonra hormonlarınızda sorun çıkarsa, hormon tedavisi yoluna gidilip, bunun yanında da otomatik olarak zayıflamaya başlayabilirsiniz.


7. Egzersiz Olmadan Diyet Yapmak
Türlü türlü kendinize uygun diyetler yaparak zayıflayabilirsiniz ancak bu zayıflama kalıcı bir zayıflama olmuyorsa, tekrar kilo alıyorsanız, burada eksik olan olgu egzersiz yapmıyor oluşunuzdur. Kalıcı ve sağlıklı bir zayıflama istiyorsanız size özel, diyetisyen tarafından hazırlanmış diyet menüsünün yanına mutlaka egzersiz yapmalısınız. Zira diyet ile kilo verirken egzersiz yapmazsanız hem verdiğiniz kilo kalıcı olmaz hem de derinizde sarkmalar meydana gelir.


8. Psikolojik Problemler
Bazen kilo verememenin altında tamamen psikolojik etkenler yatabilir. Kişide depresyon, anksiyete, uykusuzluk, aşırı uyku hali, şizofreni, alkol gibi sorunlar mevcutken kişi sürekli kilo almaya ve bir türlü zayıflayamamaya başlar. Kişi psikolojik rahatsızlıklarını tedavi ettirmediği sürece zayıflaması zorlaşmaya devam edebilir.


9. Mide Bağırsak Sistemi Problemleri
Kişi ne kadar egzersiz, diyet yaparsa yapsın bir türlü zayıflayamıyorsa mide ve bağırsaklarında sorun olabilir. Yani mide ülseriniz, gastirt, reflü, kabızlık gibi sorunlarınız olursa kilo vermeniz zorlaşacaktır. Bu sebeple öncelikle ülser tedavisi, reflü tedavisi, kabızlık tedavisi alarak zayıflamaya ilk adımı atabilirsiniz.

19 Şubat 2011 Cumartesi

LÜZUMSUZ Bilgiler

1Nisan şakasının kökeni nedir?
1564 yılında Fransa kralı IX Charles, yıl başlangıcını Ocak ayının birinci gününe aldı. Daha önce Avrupada yaygın olan yıl başlangıcı Mart 25 idi. O zamanki iletişim şartlarında IX Charles'in bu kararı fazla yayılamadı. Duyanlar ise protesto amacıyla eski adetlerine devam ettiler.1 Nisan'da partiler düzenlediler. Diğerleri ise onları Nisan aptalları olarak nitelendirdiler.1 Nisan'a bütün aptalların günü adını verdiler. Bu günde diğerlerine sürpriz hediyeler verdiler, yapılmayacak partilere davet ettiler, gerçek olmayan haberler ürettiler. Yıllar sonra Ocak ayının yılın ilk ayı olmasına alışılınca, Fransızlar 1 Nisan gününü kendi kültürlerinin parçası görerek devam ettirdiler. Oradan da bütün dünyaya yayıldı.

Çinliler yiyeceklerini niçin çubukla yerler?   
Çinlilerin yemek yeme alışkanlıklarının yiyeceklerini çok küçük parçalar halinde yemelerinden çubuk kullandıkları anlaşılıyor. Çinde eskiden yalnızca zenginler masada otururlardı.  Halkın çoğunluğu tabakları ellerinde yemek yerlerdi. Bir elleriyle tabaklarını tutar, öteki elleriyle çubuk kullanarak beslenirlerdi. Hızla artan nüfus yüzünden yiyecek sıkıntısı çeken çinliler önlerindeki yiyeceği küçük parçalar halinde çoğaltarak yiyorlardı. Zamanla etleri ve sebzeleri çok küçük parçalara bölüp, yağ içinde karıştırarak kızartmanın hem süratli pişmeyi hem de odundan tasarrufu sağladığını görmüşler.O zamanlar ağaç sıkıntısı nedeniyle, yemek masası kullanmak zenginlere mahsus bir lüks olduğundan insanlar bir elleri ile yiyecek veya pirinç tabağını tutuyor, yemek yemek için de sadece diğer ellerini kullanabiliyorlarmış.Çinlilerin yemeklerinin bol soslu olduğunu söylemeye gerek yok. Yerken çubukları kullanmak, her şeyi tek elle yemek zorunda olan Çinlilerin bütün parmaklarının kirlenmesi sorununu çözdüğü için hızla yayılmış. O zamanlar çubukların çok azı ağaçtan, çoğunluğu fildişi ve kemiktenmiş.
  
Dünyanın en çok söylenen şarkısı hangisidir?   
Bu şarkı "Happy birthday to you" dur. Şarkının asıl kaynağı Amerika'lı iki kız kardeşe aittir.  Orijinal adı "Good Morning to All" yani " hepinize günaydın"dır. Daha  sonra güftesi değiştirilerek bütün dünyaya yayılmıştır. Fakat telif hakkı kardeşlere  aittir, onlardan sonra da Warner/chappel müzik şirketine geçmiştir. Müzik ticari amaçlı kullanıldığı zaman şirkete ödeme yapma zorunluluğu vardır.

Yapıştırıcılar nasıl yapıştırıyor?   
Yapıştırıcıların sağladığı yapışma olayı aslında kimyasal bir reaksiyondan başka bir şey değildir. Günümüzde imalatçılar yapıştırıcıları sentetik malzemeler kullanarak yaparlar. Yapışma olayında benzer  veya ayrı malzemeden iki madde, bir de yapışkan gerekir. Burada en önemli görev yapıştırıcıdadır.  Yapıştırıcının moleküllerinin diğer iki madde molekülleri ile birleşme eğilimi gösterir bir yapıda olması gerekmektedir.

Mezara niçin çiçek konulur?  
İlk olarak Mısır Firavunu Tutamkamon'nun milattan önce 1346 da öldüğünde mezarının çiçekten taçlarla kaplandığı saptanmıştır. Kuzey Avrupada ise M.Ö 2000 yıllara kadar  mezara çiçek konduğu belirlenmiştir. O zamanlarda bu çiçeklerin amacı iyi ruhları çekme,  kötü ruhları kovma amacıylaydı. Sonradan ise asıl amaç cesetler çürürken çıkan  kokuyu kamufle etme amacını taşır. Servi ağacı da bu nedenle mazarlıklarda kullanılır. Ağacın yaprakları rüzgarı önler, kendine özgü ferah kokusu vardır. Cenaze törenlerinde siyah giyinmenin amacı da mezarlıklarda hayaletlerden sakınmak amacı taşımaktadır. 

İnsan korkunca niçin dişleri birbirine vurur?  
Bir insan büyük bir tehlike veya korku verici olayla karşılaşınca vücudu otomatikman savunmaya geçer. Diğer canlılarda olduğu gibi dişler ve çene savunmanın ana mekanizmalarıdır. İşte bu nedenle ilk insanlardan gelen kalıtımsal yapıdan dolayı önce çene ve dişler harekete geçer. Çenedeki kaslar titrer, bu da sanki dişler birbirine vuruyormuş gibi görüntü verir.

Akıl ile zekâ arasında fark nedir?  
Akıl yalanla gerçeği, doğru ile yanlışı ayırabilme, bir konuda düşünce yürütebilme ve görüş bildirme yeteneğidir. İnsan olgunlaştıkça aklı gelişir. Zekâ ise bir olayı önce anlama, ilişkileri kavrama, yargılama ve açıklayarak çözme yeteneğidir. Genel olarak 12 yaşına kadar gelişir, 20 yaşına kadar sürer sonra sabit kalır. Zekâ bir insanın her türlü olay karşısında aynı yeteneği gösterebileceği anlamına gelmez. Bir besteci müzik yapıtını aklıyla değil zekâsıyla yaratır. Fakat en basit matematik problemini çözemeyebilir. Sonuç olarak zeka, ruhsal olaylara, algı ve hafıza yeteneğine, tutkulara, eğilimlere göre farlılıklar gösterir. Akıl somut olarak ölçülemez, zekâ IQ denilen testle ölçülebilir.
  
Dolunay insan davranışlarını etkiler mi?  
İnsanlar arasında bu inanç oldukça yaygındır. Eskilerin Ay'ın dönemlerine bağladıkları boş bir inancın günümüze uzanan bir varsayımıdır. Bilim adamlarının yaptıkları bütün çalışmalar bu görüşün boş olduğunu kanıtlamıştır. Ay, dünyadaki okyanusların gel-git denilen suların alçalması ve yükselmesi olayı üzerinde doğrudan etkisi vardır. Vücudumuzdaki suyun oranı, okyanuslardaki su miktarıyla kıyaslanamaz. Yani Ay'ın çekim gücü insanı etkileseydi yalnız dolunayda değil her gün olması gerekirdi.  Dolunayda ayın parlaklığı da pek önemli bir etken değildir. Çünkü gönderdiği ışık miktarı Güneş'in gönderdiğinin 600 binde biri kadardır.
  
Niçin gözyaşı dökeriz?  
Dünyadaki canlılardan sadece insan ruhsal nedenlerle ağlar. İnsanı farklı kılan bu durum şüphesiz yaşam tarihindeki evrimin bir sonucudur. Aslında gözlerimize sürekli gözyaşı koruma amaçlı olarak salgılanmaktadır. Fakat ağlama ruhsal bir boşalmadır. Bu konuyu ilk inceleyen Darwin'dir. Daha sonra yapılan deneyler sonucu görüldü ki soğan doğrarken akan gözyaşlarının kimyasal yapıları farklıdır. Ruhsal gözyaşları daha çok protein içermektedir. Fakat henüz bu farkın nedeni açıklanamamıştır.
  
Üç yaşından daha önce olanları niçin hatırlamıyoruz?  
Bilim adamları geçmiş deneyimlerimizi saklayan hafızamızın beynimizde anı veya öykü şeklinde organize olduğunu ileri sürüyorlar. Üç yaşından küçükler bu şekilde iletişim kurma yeteneğine sahip değiller. Öykü ve anılarını anlatamıyorlar. Yer ve karakter kavramlarını anlamıyorlar. Üç yaşından küçükler düzgün konuşabildikleri, anlayış, seziş ve hafıza yeteneklerine sahip oldukları halde tüm olanları bir bütün olarak şekillendiremiyor, öyküye dönüştüremiyorlar. Hafızamız ne yaptığını ne yapıldığını 3-4 yaşlarında kaydetmeye başlıyor.

Yumurtanın niçin bir tarafı yuvarlak, diğer tarafı sivridir?  
Eğer köşeli olsalardı kenarları dayanıklılık bakımından çok zayıf olurdu. En dayanıklı geometrik şekil küredir ama bu şekildeki yumurta yuvarlanacak olursa nerede duracağı belli olmaz. Yumurta yuvarlanınca düz gitmez.  İnce tarafı üstünde dairesel bir yol çizer. Başladığı yere yakın bir noktada durur. Yani düz bir yerde kaybolması olanaksızdır. Yumurta, tavuğun yumurta kanalında küre şeklindedir. İlerlemesi sırasında arkada kalan dairesel kasların büzüşerek hem yumurtayı ileri iterler hem de bu kısmına baskı yaparak konik biçimini sağlarlar. Yumurtanın şeklinin nedeni de budur. Sürüngenlerde bu düzenek olmadığından yumurtaları küresel biçimdedir.
   
Develerin hörgüçlerinde ne var?  
Genelde hörgüçlerinde su olduğu ve uzun yolculuklarında bu suyu kullandıkları söylenir ama doğru değildir. Develerin hörgüçlerinde 30-35 kg kadar yağ bulunur. Yiyecek bulamadıkları zaman bu enerjiyle hareketlerini sağlarlar ayrıca yağ çöl sıcağına karşı koruma görevi de yapar. Develer suya az gereksinim duyarlar. Burun mukozaları insana göre 100 kat daha büyüktür. Soluk alırken havadaki nemin üçte ikisini kazanabilirler. Su kaybını da dokularından kaybederler, kandaki su etkilenmez.
  
Çinlilerin gözleri niçin çekiktir?  
Yalnız Çinlilerin değil, Orta ve Güneydoğu Asya'da yaşayanların, Japonların hatta Eskimoların da gözleri çekiktir. Aslında göz yapısı bütün dünyada aynıdır. Farkı yaratan göz kapaklarıdır. Çekik gözlü diye nitelendirilen ırklarda gözün üzerindeki göz kapağının ikinci kıvrımı, gözün üstüne daha çok inmiştir. Bazı teorilere göre bu kıvrım insanların gözlerini yoğun kar tabakasının, göz kamaştıran ışığından korumak için bir çeşit kar gözlüğü gibi gelişmiştir. Çinde ve öteki bölgelerde her ne kadar yoğun kar yağmıyorsa da onların atalarının buzul çağında kuzeyde yaşadıkları daha sonra güneye indikleri kanıtlanmıştır. Yalnız gözleri değil, burunları da rüzgâra karşı korunmak için küçülmüş, burun delikleri soğuğu engellemek için daralmıştır. Ciltleri de koruma amaçlı olarak yağlıdır. Göz kapakları da yağlıdır. Gözü ve iç tabakalarını kara ve buza karşı korur. Yani çekik gözlü değil, düşük göz kapaklı, demek daha doğrudur.
  
Ateş böceği nasıl ışık saçıyor?  
Aslında bu böceğin verdiği ışığın ateşle de sıcaklıkla da bir ilgisi yoktur. Bu ışık olayı, moleküler seviyede kimyasal bir işlemdir. Bazı moleküllerin ayrışarak daha yüksek enerjili hale geçebildikleri ve bu fazla enerjiyi ışığa dönüştürebildikleridir. Ateş böceğinin karın bölgesindeki ışık organında bulunan guddelerden ışık elde etmede rol alan iki ana kimyasal madde üretilmektedir. Fakat onlar da tam olarak ışık vermeye yetmediği için böceğin ışık bölgesine yakın solunum organının ışık verme anında burayı oksijenle beslemesi gerekmektedir

Kumaşlar yıkandıktan sonra niçin çeker?  
Aslında kumaş ıslanınca lifler şiştiğinden kumaşın az biraz uzaması gerekmektedir. Ama bükümlerin açılarındaki deformasyonun yarattığı çekme kuvveti daha fazla olduğundan sonuçta kumaş boydan kısalır. Kumaş yıkandıktan sonra kurutulduğunda şişmiş lifler eski durumlarına gelirler. Ama kumaş ilk ölçülerine dönemez. Su, yüksek ısı, çalkalama, sabun hepsi kumaşın çekmesini kolaylaştırır. Kumaş birkaç kez yıkandıktan sonra ölçüleri belli bir dengeye ulaşır ve ondan sonra yıkandığında çekmez.

İnsanlar saatlerini niçin sol kollarına takarlar?  
Özel bir durum veya farklı olma düşüncesi yoksa insanların çoğu saatlerini sol kola takar. Çünkü çoğunluk sağ elini kullanmaktadır ve bu kolun daha hareketli olması nedeniyle saatin bir yerlere çarpıp zarar görme olasılığı yüksektir. Zaten saatin kurma düğmesi 3 rakamının yanındadır. İnsanlar saati kurmak istedikleri zaman onu bilekten çıkarmadan sağ elle uzattıkları sol kollarındaki saati kurabilirler.
  
Bir hafta niçin 7 gündür?  
Babil halkı 7 günlük haftayı zaman birimi olarak kullanıyorlardı. İlk çağlarda bilinen beş gezegen ile güneş ve ayın sayısı nın 7 oluşu bu sayıyı gizemli ve uğurlu kılıyordu. Daha sonra dinlerde göğün 7 kat oluşu ve doğadaki ana renk sayısının 7 oluşu, müzik notalarının 7 oluşu sayının önemini daha çok belirtti.  Daha sonra Fransa takvim yapısını değiştirerek hafta sayısını 10 yaptı ama kabul görmedi. Rusya 5 günlük hafta uygulamasına geçti, o da tutulmadı. Sonunda yine hafta 7 gün olarak kaldı.
  
Niçin otellerin kapıları döner kapıdır?  
Döner kapıların tek amacı enerji tasarrufudur. Büyük binaların içerleri devamlı olarak ısıtılır. Açılan normal kapıdan içeri soğuk hava rahatlıkla girer. Eğer normal kapı kullanılırsa hava değişimi nedeniyle klimalar veya motorlar yeniden çalışacaktır. Özellikle çok kişinin girip çıktığı otel veya benzeri binalarda enerji tasarrufu için döner kapı kullanılır. Döner kanatlar sıcak havanın dışarı çıkmasına, soğuk havanın da içeri girmesini engeller.

İmdat çağrısı S.O.S 'in anlamı nedir?  
Çok kişi Save our Ship(gemimizi kurtar), Save our Soul(canımızı kurtar) sözcüklerinin kısaltılmışı sanır. Oysa hiçbiri değildir. Tamamen telgraf zamanından kalma mors alfabesiyle ilgilidir. İmdat çağrısının çok kolay akılda tutulabilmesi için 1908 de üç çizgi, üç nokta, üç çizgi olan S.O.S seçildi.

Doktorlar niçin dizimize çekiçle vurur?  
Bir sandalyeye rahatça oturup bacak bacak üstüne atarken doktor dizkapağının hemen altına, kası kemiğe bağlayan yere minik lastik bir çekiçle vurduğu zaman bacak ileri fırlar. Bu reflekste baldır kaslarındaki duyu sinirleri kasın genişlemesine tepki verir ve yeni sinir sinyalleri oluşturarak kaslara hafif bir basınç uygulandığını ve gerildiklerini omuriliğine iletirler. Omurilik ise bu basınca dayanabilmesi için kasların kasılması gerektiğini bildirir, bacak tekrar geri hareket eder. Refleks, beyin denetiminden geçmeksizin, yani beyin devrede olmadan doğrudan omuriliğin komutlarıyla gerçekleşmektedir. Diz kapağı refleksi omuriliğin işleyişi konusunda bilgi veren önemli bir tanı yöntemidir.

Tükenmez kalemin dolmakalemden farkı nedir?  
Kalemin tarihi yazınınkinden de eskidir. İlk insanlar sivriltilmiş çakmak taşlarıyla duvar resimleri yapmıştır. Mürekkepli metal kalemler Romalılar tarafından biliniyordu. Tükenmez kalem adı ile bilinen bilye uçlu kalemin ilk modeli 1880 yılında yapılmıştır fakat rağbet görmemiştir. Uçakların gelişmesiyle gündeme tekrar gelir. Uçaklar 2-3bin metreye çıkınca hava basıncı oldukça azalır. Dolmakalem mürekkebi basınç nedeniyle dışarı akarak kâğıdı ya da giysiyi lekeler. 2.Dünya Savaşı'nda askeri uçaklarda kullanılan tükenmez kalem sonradan yaygınlaşmıştır. Tükenmez kalemlerde mürekkep kâğıda pirinç uçtaki yuvaya yerleştirilmiş minik bir bilye aracılığıyla aktarılır. Fakat dolmakalemin özelliği seçkin ve yazıyı kaliteli kılmasıdır.

Radyonun sesi açılınca pil daha çabuk mu biter?  
Pille çalışan portatif radyolarda sesin yüksekliği pilin ömrünü etkiler. Radyo açık, sesi kapalı durumu ile sesin sonuna kadar açık durumu arasındaki fark pillerin ömürlerinin kısalmasına neden olur. Ses sonuna kadar açıldığında pillerden çekilen akım yüzde 30 artmaktadır. Bu durum, küçüğünden büyüğüne, pille çalışan ve ses yükselticisi olan bütün radyo, teyp vb. için aynıdır.

Horozlar niçin sabahları erkenden öterler?  
Sabah güneş doğarken ötmek yalnız horozlara özgü değildir. Kulağa en çok
Horozun sesinin gelmesi, onun sesinin diğerlerinden daha güçlü olmasıdır. Kuşların büyük çoğunluğu da aynı saatlerde ağaçlarda koro halinde öterler. Gün boyu hem horozlar hem kuşlar bu ötüşü sürdürürler ama seslerinin en güçlü çıktığı zaman sabah saatleridir. Horoz ve kuşların sabah gün doğarken ötmeleri biyolojik saatleriyle ayarlanmıştır.

Kediler balık ve sütü niçin severler?  
Kedilerin sudan hoşlanmadığı bilinir. Ama aslında kediler çok iyi yüzerler. Hava şartlarından dolayı ve de tembelliklerinden suya girmeyi sevmezler. Ev kedisinin balık sevmesinin yanında kuşlara ve farelere olan düşkünlüğünün nedeni evcilleştirilmeden önce Mısır'da Nil vadisinde balık, kurbağa, küçük kuş ve fareleri avlayarak yaşamış olmasıdır. Zaten eski Mısırlılar kedileri fare avcıları olduğu için evcilleştirmişlerdir. Günümüzde kedinin kuzey Hindistan ve Güneydoğu Asya'da yaşayan türleri ırmakların kenarlarında balık avlayarak yaşamaktadır. Patileri ile balıkları sudan dışarı atar, gerekirse suya tamamen girerler. Eski Mısır'da kedi bakıcıları onları ekmek ve sütle beslemişlerdir. Kedilerin süt zevkinin de Mısırlı bakıcılarının yarattığı beslenme alışkanlığından kaynaklanmaktadır.

Bardaktaki buzlar niçin birbirlerine yapışırlar?  
Buzun erimesi için yalnızca sıcaklık değil basınç da önemlidir. Dağlardaki buzulların kayma nedeni de budur. Basınçla alt tabaka erir ve kayma oluşur. Bir kabın içinde ya da bir bardakta üst üste duran buzların her biri altındakine değdiği noktada bir basınç oluşturur ve bu noktada çok küçük kısım erir. Buradan hareket eden su çok az yanda iki buz küpçüğünün birleştiği noktada tekrar donar. İki buz parçası kaynak yapılmış gibi  birbirlerine yapışır ve orada bir daha erime olmaz. 

13 Şubat 2011 Pazar

DENİZ YILDIZI

Yazı yazmak için okyanus sahillerine giden bir yazar, sabaha karşı kumsalda dans eder gibi hareketler yapan birini görür. Biraz yaklaşınca , bu kişinin sahile vuran denizyıldızlarını, okyanusa atan genç bir adam olduğunu fark eder. Genç adama yaklaşır:
- Neden denizyıldızlarını okyanusa atıyorsun?
Genç adam yanıtlar;
- Birazdan güneş yükselip, sular çekilecek.
Onları suya atmazsam ölecekler. Yazar sorar;
- Kilometrelerce sahil , binlerce denizyıldızı var.
Ne fark eder ki?
Genç adam eğilir, yerden bir denizyıldızı
daha alır, okyanusa fırlatır.
- Onun için fark etti ama...

MEVLANA

Doğru olsam ok gibi yabana atarlar beni
eğri olsam yay gibi elde tutarlar beni,
hiç keder elem etme, boş yere matem etme, düşmanlarını tanı uzak dur sitem etme.
Ne fakiri aç gördüm ne zengini tok,
hedefıne varır elbet doğru ok
MEVLANA

11 Şubat 2011 Cuma

Tanımlanamayan "ŞEY" ler

1)AŞK   2)HAYAT  3).... peki ya diğerleri. sizin aklınıza gelenler neler? YORUMLARINIZI bekliyorum...

9 Şubat 2011 Çarşamba

PARA ve SAADET

Kendimi bildim bileli bu vardı. Bu dediğim şey aslında iki farklı kutup gibi sunuldu. Atalardan mı kaldı kimden kaldı bi bilsem. Aklın yolu birdir derle o misal. Para neden insanın mutlu olmasına engeldir ya da engel midir? Benim için bunun cevabını vermek son derece  kolay. Aklıma geldi dedim bir anket olsa acaba hala bizler aynı sabit fikirli yapımızla mı yaşıyoruz. Anket hemen sol tarafta. Bir beraberlik vardı en son. 1 hafta sonra alacağız hep birlikte yanıtını. 
Para nedir elinin kiri. Acaba öyle mi? Uzadıkça uzar bu konu. Bende hiç sevmem bilirler eş-dost beni. Pat derim. Valal para ile mutluluk çok ta güzel olur yani saadet diyim ;D neden olunmaz ya da olunamaz  ki..Ben mi acaba yanılıyorum Allahım.yok yok bal gibi olunur ..mesut ve bahdiyar olmak için elbette tek şey PARA değil.. o kadarda ileri gitmeyelim değil mi ? :D bir sonraki sıradışı olmayan konum ne olacak acaba :D bakalım ne ?

Düşümde Mustafa Kemal

Okumayı-yazmayı yeni öğrendiğim yıllar yıldızlı pekiyilerimi sevinçle herkese gösterdiğim günler…ve sınıfta kara tahtamızın üstünden beni izleyen bir çift mavi göz,sürekli beni takip ediyor bana gülümsüyor.Bizler daha minicikken,okulun her köşesinde gördüğüm ve adından herkesin sevgi,saygı,gurur,minnet duygularıyla bahsi geçen bu adam,rüyama girmişti.O hiç unutmadığım gerçek ve düş arasında kaldığım rüya…
O dönemin fotoğraflarında hep siyah beyaz gördüğüm Mustafa Kemal bu defa aynı fotoğraftaki gibiydi ama hareketliydi orada,konuşuyordu,elimden tutmuştu…Bana kara tahtanın başında harfleri öğretiyordu.Etrafımızda biraz kalabalıktı;-hani o fotoğraf var ya yeni harflerin kabulü ile ilgili – o fotoğrafı koyar kitaplar genelde aynı oradaki gibi…
Ben ise şaşkınım, o ise o unutulmaz gülüşüyle zihnimde darmadağınık minik elimi tutuyor ve benim ona söyleyemediğim yüzlerce söz…
Sevgi ve korku arasında arasın da gidip geliyordum o an Hiç uyanmak istemediğim bir rüyaydı o,çünkü söyleyeceklerim vardı.Bir süre kendime gelemedim.O kadar sahici bir rüyaydı ki çocukluk halimle sevinirdim ‘Ben Atatürk’ü gördüm’ derdim.Neleri mi söyleyemedim?orda ilk hatırladığım
Şu benim birinci sınıf öğretmenimi sevmiyordum ve birazda korkarak diyecektim ki:’ Sen benim öğretmenim ol’ diyecektim. O rüyada söyleyemediğim bu var sadece hatırımda ama şimdi büyüdüm.
Türkiye Cumhuriyeti’ni emanet ettiğin bir Türk genciyim artık.Senin izinden giden,yolunu şaşırmayan,bu yolda bıraktıklarına sahip çıkan ve daima ileriye gitmeye kararlı olan ben,şimdi de söyleyemediklerimi söylemeye çalışacağım.Yani kendimi eleştirip benim gibileri biraz şikayet edeceğim.’ Çalışmadan ,yorulmadan,öğrenmeden rahat yaşama yollarını aramayı alışkanlık haline getirmiş milletler,evvela haysiyetlerini sonra hürriyetlerini ve daha sonra istiklallerini kaybetmeye mahkumdurlar’. Demiştiniz ve maalesef bizler her zaman yorgunuz çalışmadan yoruluyoruz,uykuyu seviyoruz ve ondan sonra mutlu olmayı istiyoruz. Kitap okuma özürlü bir toplum olduk.öğrenmeyi öğrenemeyen insanlarız.Yine bir konuşmanızda ‘ Hakikati konuşmaktan korkmayınız ‘ demiştiniz.Ama şimdilerde konuşanları susturuyorlar,bastırıyorlar seslerini yani korkutuyorlar.
Şu an bu yazıyı yazarken çok dikkatli cümleler kurduğum gibi hakikatleri yine eksik söyledim Ama hiçbir şey bitmedi ve damarlarımızdaki kanda muhtaç olduğumuz her şey var Ne mutlu Türküm diyene !

Yazan: S.I.

Tarih bilmem kaç…

Çalıştığım firmaya doğalgaz almak için geldiğim metroda gaz sırasında karşılaştık. Aslında kişi yüzlerini çok çabuk unuturum, kolay kolay yüzlerine bakmam ve bu yüzden tanımam. Aradan kaç yıl geçmişti yedi ya da sekiz yıl. Zaman zaman düşündüm eski kız arkadaşımın sevgilisi, aradan geçen bunca zaman hayatıma yeniden dâhil etmenin gereği var mı ya da ne gereği var. Tanışmamız 96 yılına dayanıyor. Ailem kadar yakın gördüğüm canım dediğim ortaokuldan beri süre gelen arkadaşımın sevgilisi nişanlısı olarak tanıdığım şahıs. O zamanlar bir şey düşünemiyormuşum  demek ne hissettiğimi hatırlamıyorum seninle ilgili ne düşündüğümü sadece şahsın birlikte olduğu kişi. Hayatımda keşkeler olmasın diye çok mücadele verdim. Halada sürdürüyorum. Ama herkeste olduğu gibi benimde keşkelerim var. Bunlardan biri keşke sizleri hiç tanımamış olsaydım. Ama bulunduğum çevre, konum, yaşam standartları, kültürel düzey vesaire… O koşullar ve şartları düşününce ve şu an bulunduğum konuma bakınca vaybe diyorum ve kendimle gurur duyuyorum. Bunu hak ediyorum.2000 yılında malum şâhısa artık seni görmek istemiyorum. Arkadaşlığımızı bitiriyorum demekle ne doğru bir karar vermişim. Kural bir yanlış hatunlardan uzak dur. Evet, artık bunu becerebiliyorum karakter sahibi olmayan hatunlardan uzak duruyorum. Ama ne yazık ki erkekler konusunda hala yanlış tercihler yapabiliyorum yaşantıma uzun süredir birini dâhil etmemem ve bundan sonra isteyip de edememem bundan kaynaklanıyor olsa gerek.  Neyse işte malum şahısla arkadaşlığımız bitince doğal olarak sende bittin çünkü o olduğu için sen vardın. Detaylara girip burada senin canını sıkmak istemiyorum. Ama ilerde yazacağım bir kitapta yer alma ihtimali yüksek. Aslında senin hayatında kötülerden biride ben olmalıyım. Bir insanın seni aldatmasına göz yumdum. Ama sen kimdin ki benim için malum şahıs önemliydi. Ve sizler çok geniş insanlardınız. O zamanları düşündüğümde ne saf bir yüreğim varmış. Bir kadın parmağında oynattı bizi resmen. Çevirdiği entrikalar. Kıçı yere yakın olandan her zaman korkacaksın diye atalar boşa söylememiş, bazen de onun açısından düşünmeye çalışıyorum onu bu hale ne getirdi. Belki de sen getirdin. Yeterince sahip çıkmadın. Ve çok tuhaf bir adamdın genişlik o zamanlarda vardı. Sen sevdiğin insanın en yakın arkadaşına bile sarkıntılık yapan bir tipsin. Bana yaptığın sarkıntılıktan bahsediyorum. Benden özür dilendiğinde affettim. Hatalı davranışlarımdan biri daha tekrar sizlerle görüşmeyecektim. Şu anki güvensizliğim kendime dışardan duvarlar örmemin yegâne sebeplerin içinde de o zamanlar yaşananlar oldukça etkili. Biraz kin duymak hakkım diye düşünüyorum, buna rağmen Kızgınlıklarım çabuk geçiyor. Seninle ilgili hiçbir düşüncem olmadı, gaz sırasında karşılaştık diyordum. O günden sonra seninle tekrar buluşmak için randevulaşmam neden? Her zaman ileriye bakmak isterim ve bunu da yapıyorum ama geçmişi, yaşanmışlıkları bana kaybettirdiklerini ve kazandırdığı pek bir şey yok ama onları olduğu yerde bırakamıyorum madem öyle gelsinler bakalım benimle. Neden diyordum. Merak bir yedi sekiz yıl içinde kime ne oldu ne yaptı ve benim yaptıklarım. Vakıfta kapasitemi eleştiren insanların ne olduğu ve benim ne aşamada olduğumu görmek bir bakıma kendimi tatmin etmek. Gaz sırasında karşılaşmamızdan sonra ikinci görüşmemin tek nedeni budur. Sen anlattın ben dinledim sen anlattın ben dinledim.  Kötü yaşanmışlıklar acı tecrübeler gerçekten iyi bir roman olabilecek kapasitede. Hayat mı kader mi tesadüf mü dersin ne dersin bilmiyorum ama seninle görüşmeden bir dokuz ay önce malum hatunun seni aldattığı şahısla konuştum. Ondanda dinledim olanları bitenleri. Detaylar detaylar... Öğrendiğim şeyler beni biraz şok etti bu yüzden senin anlattıkların fazla bir etki yapmadı. Ne hatunmuş diyebiliyorum. Ama niye böyleydi o zamanlar kendime bile faydam yoktu ki o insanı yönlendirebileyim ya da yaşantısını düzene sokması için çaba sarf edeyim. Özünde o da iyi bir insandı. Sizin aranızda yaşanan duyguya aşk sevgi demek istemiyorum diyemiyorum çünkü aşk ve sevginin olduğu yerde bu kadar entrika iğrençlik olmaz diyorum olmamalı. O malum zatla bir süreden sonra görüşmeyi kestim. Çünkü konuşmalarından anladığım kadarıyla niyeti bozmaya başlamıştı. Nasıl bu kadar alçalabiliyorsunuz nasılda iğrençleşiyorsunuz genel olarak erkek milleti için bu sözlerim, bir geçmiş var ve ben bunun bir parçasıyım eski de olsa sevdiğim dediği insanın arkadaşıyım. Benimle ilgili besleyeceği sevgi sadece arkadaşça olabilir. Bak bu olaydan sana bahsetmedim. Lüzumsuz bir insandı, görüşmeye değer bulmadım ve sildim.  Seni yazmamı istedin. Yaşadıklarını anlattığında senin için üzüldüm. Peki, yaşadıklarını hak etmiş miydin bazen seçimlerimizin sonucunda ödediğimiz bedeller çok ta ucuz olmuyor bize pahalıya mal oluyor değil mi, yaşam koşullar en iyi insanı bile çileden çıkartabiliyor, katil bile olabilirsin. Hayatta her şey insan için. Özünde sen de iyi bir insansın bende. Sana farklı bir şekilde yaklaşmam imkânsız. Sen geçmişten ibaretsin. Bunun dışında seninle sohbet etmek güzel çevremde adamakıllı konuşabileceğim insan sayısı 2 ya da üç kişiyi geçmediği için.  

            Kaç yaşına gelmişsin bu kadar süre içinde ne yaptın. Birine hiç yardım ettin mi. Ramazan ayında ihtiyacı olan birine ramazan paketi aldın mı ya da kurban kesip insanlara dağıttındı bu tarz şeyler benim için inanılmaz bir önem taşıyor. Seni bildim bileli borç ödüyorsun. Birikim olarak maddi ve manevi anlamda neyin var. Maddiyi sormuyorum bak manevi anlamı da soruyorum. Bunlar benim sana özeleştirimdir. Hayat senin. Bunun dışında iyi bir dinleyicisin, iyi bir arkadaş doğallığını, rahatlığını seviyorum ki seninle her konuda rahatlıkla konuşabiliyorum duygusal anlamda ne öncesinde düşündüm, ne şimdi düşünebilirim nede sonra. Beni anladığını düşünmek istiyorum. Bir arkadaş tavsiyesi kendine mütevazı bir aile kur. Geçmişini bilmeyen bir insanla onları çok sev ve sahip çık. Geçmişin intikamını ancak bu şekilde alabilirsin alabiliriz diye düşünüyorum güzel yarınlar kurgulayarak öyle olması için çaba sarf ederek mutlu olarak. Geçmişten intikam almak güzel bir cümle.

            Konuşmak istediğimde beni dinlediğin için teşekkür ederim. Bazen çok kaba hareketler sergileyebiliyorsun, masada bir şeyler içtikten sonra geğirmek gibi bu senin doğallığın diyoruz. Burada bir kahkaha attım. Yaşadığım tecrübeler beni mükemmeliyetçi yaptıysa bu benim suçum olmamalı. İnsanlardan nefret etmememin tek nedenini sana söyleyeyim kendimden nefret edememem. Yoksa birçok iğrençliklerle yüz yüze gelip tek başına göğüs germek yıkılmamak ve hala umut dolu olmak kahkahalar atabilmek, gülümsemek büyük bir başarı. Dedin ya etrafında var ama sen görmüyorsun. Etrafımda kimse yok. Ama yüreğimde biri var. Evet, yüreğimdeki kişi bu dediğim ama sonra değilmiş yanıldım dediğim kişiler oldu. Yanılgılar beni çok üzmüş olsa da güzel anları yabana atamam. Yüreğimdeki insanı bekliyorum. Belki de hiç gelmeyecek olanı bekliyorum. Beklerken hayatı kendime zehir etmek yerine yaşamdan keyif almanın yollarını buluyorum vazgeçmiyorum. Her rengi hayatıma dâhil ediyorum.  Ve kendim için yarattığım bir hayali bekliyorum. Bir gün karşıma çıkmayacağı ne malum hayat sürprizlerle dolu. Bir arkadaşım hayaletlerle uğraşma demiş olsa da, boş anlamsız, çirkin yüreğe sahip, riyakâr birileriyle uğraşmaktansa bir hayali severim, herkesin mükemmeli kendine göredir bende kendi mükemmelimi istiyorum. Benim için uğraşma yüreğimi kazanamazsın. Ama arkadaşlığımı kazandın bunun kıymetini bilirsen ne ala. İyi bir arkadaş iyi bir aile dostu olabilirim. Benim için uğraşma desem de bana şu konuştuğumuz işi ayarlamak için uğraşabilirsin diyor ve gülüyorum.  Her şey gönlünce olsun.

Yazan: SBL

Eylül ve ayrılık


Ayrıkların ve hüznün mevsimidir Sonbahar. En acı ayrılıklar ve katmerli hüzünler bu mevsimde yaşanır. İlişkilerin sona ermesi ve ayrılıkların Eylül’e denk getirilmesi yazın bitişine benzer. Eylül ayındayız yani hüzünler ve ayrılıklar ayında… Sıra şimdi bende… Bu defa ben yaşıyorum içimdeki yaprak dökümünün acısını. Yüreğim acıyor. Baharın yeşerttiği, Yazın güzelleştirdiği ve Sonbaharın soluklaştırdığı duygulardan soyunuyorum sanki. Kim bilir belki de içimi acıtan yaşadıklarımızın güzelliğidir.

Hayatımızın bir gün son bulacağı, doğanın mutlak bir gerçeği olsa da yine dört elle hayata sarılmak insana ait bir özellik olsa gerek. Ölüm gerçeğini bilerek yaşama sarılmak, ayrılıklara göğüs germek ve hüznü, acıyı yere çalmak! Ne müthiş bir duygudur; yeniden doğar gibi yeni başlangıçlar yapabilmek! “Her başlangıcın bir bitişi vardır” sözündeki uyarıyı hiçe sayarak yapabilmeliyiz bunu. Nice aşklar ve sevdalar da son bulmaktan kurtulamamıştır. Mecnun Leyla’sına kavuşunca Leyla’yı istememiş. Leyla’sını o kadar çok sevmiş ki bir İlah haline getirmiş ve ona tapmaya başlamış. Ulaşınca büyü bozulmuş ve İlah ölmüş.

Aile ve toplum baskısının kıskacında bulunan genç kızların ürkek olur aşkları da sevgileri de… Üzerlerine bindirilen “namus” yüküyle ve bastırılan duygularıyla gerçek sevgiyi arar ve özlerler. Erkek cinsinin kadınların kâbusu olduğu bir toplumda yaşamak, sevmek ve ayrılmak ne zor olur bir bilseniz. Biz kadınları bu kadar güçsüz ve duygusal kılan nedir acaba? Toplumun yarattığı bir anlayış olan “kadın korunmaya muhtaçtır” yaklaşımı mı? Güzellikler kolay kazanılmıyor ama çok kolay kaybedilebiliyor. Gerçek anlamda sevgiyi yaşamak ve kaybetmek de bundan biri değil mi? Sonra kaybetmelere alışmıyor mu insan? En çok kaybeden de kadın cinsi olmuyor mu? Şimdi hatırlamıyorum kim söylemiş. “ilk insanı geride bırakana kadardır her şey, sonra insan  duyarsızlaşır” sözü ne kadar doğru ve yerinde değil mi?

            Sonuç olarak hayatta insanın başına her şey gelebilir. Güçlü bir rüzgâr bizi çamura atsa bile silkinmeyi bilmeliyiz. Eylül ayrılıklarına direnmeliyiz. Yeniden doğmak ve yeniden var olmak gibi. Vahşi bir şekilde üzerimize gelseler bile biz de gerektiği zaman dişlerimizi göstermesini bilmeliyiz. Canımız acır ama acıtırız da…


Yazan: SBL

Hayalimde Kaldı Aklım

Yabancı bir şehrin sokaklarında
Çoğu kez meçhule atılır adımlar
Göğsünde taşıdığın; kalbin değildir artık
Kaderindir !..

Kaderine bir ortak ararsın
Ömrün öznesiz kalmıştır artık, yüklemler; yormuştur seni.
En çok ta gecenin üçünde uyanıksındır sen herkes uyuyorken,
Düşer diline bin bir şarkı
Elinde olmadan...

Tamda gecenin üçünde, keder dolu
Hep, bir yerde kesilir bu şarkı
Tamda gecenin üçünde...

Ve kapanır gözlerin, gördüklerin düştür artık
Ellerini uzatırsın hayalindeki sevdiğine
Sonrada özlem duyduğun güzel yarınlara
Sonra değer gözleri gözlerine,

Ve gece biter farkında olmadan, açılır gözlerin
İstemesen de...

Güzel düşlerin sona erer açılır gözlerin
Lanet okurcasına; biten tatlı hayallere
Bunda sonrası gözyaşı, kalp ağrısı
Tüm vücudun; salıverir kendini zihninle birlikte

Bir bekleyiştir, gelecek bir işareti
Hayallediğin sevdiğinden
Ve beklersin, bir sabah uyansam ve her şey güzel olsa...
Diye başlan, düşüncelerle, bıkmadan...

Belki bir mucizedir; "belkide" diyebildiğin...
Güzel yarınlara hayallerinle beklerlerinle birlikte
Beklersin bir gün, biye diye...
Belki şuan bir kötü rüyadır, dilerim
Uyuduğumda ise gerçek, umarım
O bile yeter çoğu zaman
Hiç yoktan iyidir, diye
Sürer hayatım...


Bilirsin ki bir yerde yaşıyordur hayalin...

Yazan: Nazım Yusuf ARSLAN

Rastlantı mı?


Sen, evet, kim bilebilirdi rastlantıların, kaderin suretleri olduğunu.
abim demişti oysa hemde kahpesinden.
ve Karşımdasın şimdi Elim ayağıma dolaşık,
açıyorum ben ya da çalışıyor ya da sanıyorum.
her ikisi de fena ama duramıyorum, çok mu kudretlisin durdursan ya
iyi de sen nereye gidiyorsun o vakit
sanki gecenin bir yarısı sanki avucumda kelebek,
nereye sanıyorsun bu gidiş.
hem ben geldim artık dur artık... dur!!!


Yazan: Nazım Yusuf ARSLAN

ÖzgelmişGeçmişGeleceğim

(Tükenmez Umutlar Prensiyim,)
Dipsiz Kuyular Evreninin.
" Dinmez Fırtınalar Limanımda " bekler tüm yürekler.
Kaderin Evrensel Kümesi Olmuş Yüreğim
Ve Bir Kâğıda Yazılır Hatıralarım Beyaz Kalemle.
Ben kendimin kölesi, kölem benim Efendim.
Hem köle Hem Efendiyim Kendimde.
Özlenen şansların Beklenen Fırsatlarıyım.
Beklentilerim arar başka yerleri, başka zamanlarda.
Gözlerim Arar " Beni de Bir Gün Almaya Gelecek O SON gemiyi". Şu Limanda.
Ve Sonra En uçsuzluğa, bucaksızlığa açılır kanatlarım,
Kapsar tüm vazgeçişlerimi, tüm hatalarımı Yaşantımın.
Bulurum işte O zaman Seni Gölgesinde KANATLARIMIN !!!
İşte Benimsin O zaman
Sen istersen Şimdi Benim Olma...

Yazan: Nazım Yusuf Arslan

Hastalık üzerine bir tahlil denemesi..."Yorgan Çok Ağır"

Renkler birbirine girmiş, kargaşa, saçmalıklar, müthiş bir ağrı…
Gene sabah olmuş….
Aksırıkla öksürükle uyandım…
Dışarısı daha mı kalabalık bu sabah ?
Yorgan neden bu kadar ağır ?
Başucumda duran da kim böyle?
Kadermiş tamam…
Öğlen oldu diyor, saat tam da 2, ama üzgün…
Gene mi ben kazandım? Evet dedi gene sen…
Oda nefret ediyor bu işten ama anlaştık bir kere.
“Neden sen” diyor sürekli, ”neden ben” diyorum, bilmiyoruz..
Neden olmuyor acaba, neden ben kazanamıyorum diyor…
Ağlama, Senin suçun değil dedim.. Sonra…
Bir gün olacak, yazgında var, der gibi tuttu elimi…
Ne sıcak ne soğuk ilk defa böyle oldum ben,
İstediğini hissedebilir insan, hem de her şeyi ,
Eti kemiği de yok, acıtmaz hem.
Dedi” haydi kalk gidelim
Nereye ?
Herkesin seni sen diye sevdiği bir yere.
Güldüm… öyle bir yer varsa neden benle uğraşıyorsun ki hem ?
Sustu…
Bir kişi var dedim sadece, beni gerçekten sevebilecek.
Elbet her insana hayatında karşısına çıkaracaksın bunu.
Her defasında kahrolmana gerek yok ki dedim,
Hem sil artık göz yaşlarını, tamam kalkıyorum
Yok hayır kalkamıyorum, yorgan çok ağır…
Üşüyorum hem ben, dışarısı çok soğuk sen içeri gel.
Yorgan çok ağır doğru. Neden ben?
Her şey sende anlam kazanıyor dedi, gülümseyerek.
Elleri de ısındı sanki biraz. Hayret eti yok kemiği yok.
Ruhunda yok senin, acımazsın kimseye, hayret hala ağlıyorsun.
Neden hastayım şimdi ??? neden olmayasın dedi.
Sustum…
“Daha anlamlı oluyor böyle” dedi. Hem daha bir farkında olursun
Neyin?
Yaşamanın…
Git başımdan!!! Gidiyor, dur! Nereye !
Geri dönüp koşuyor yanıma, sımsıkı tutuyor ellerimi.
Benimde iki çift lafım var diyorum.
Her gitmeler daha da anlamlandırır beni, Daha bir farkında olursun
Varlığımın, varlıksızlığıma nazaran kıymetini.
Belki etin yok belki kemiğin, ruhunda yok ama, benden de ayrılamazsın.
Hadi gel yanıma. Doğru yorgan çok ağır.
Hem neden hastayım ki ben, Tut yüreğimden,
Isıt içimi, ellerin sımsıcak oldu hadi artık!!!
Al şu yorganı üzerimden, çıkar beni buradan…
Tamam kabul, tamam söz, dilediğin gibi olacak.
Çıkar artık beni buradan… Susma, Kaldır.. Susma…
Dışarısı neden çok sessiz… Susma….
Gene akşam olmuş..
Aksırıkla, öksürükle, kendimden geçiyorum…
Müthiş bir ağrı, saçmalıklar, kargaşa, renkler birbirine giriyor.

Yazan: Nazım Yusuf Arslan

Boşu Boşuna?

Zamanın dinmez rüzgârlarında sevmiştim oysa
Hayatımın savrulup gidiyor olmasına rağmen

Bir yalnız şairin mısralarında bile yoktu baş harfin
Yazmış olduğu onca şiirlere rağmen

O ne amansız bir gidişteki, bir beni sürüklemedi peşine
Aylarca ellerini sıkı sıkı tutmuş olmama rağmen

Hiç bir yürek kabul etmiyordu bunun adını
Hayatı sürdüren sayısız yaşama rağmen

Hani kanın da kanıma uymuyordu da
Aynı topraktan yaratılmış olmamıza rağmen

Denemiştim oysa bir gün diyerek
3,14'ü 3,15 yapmak kadar zor olmasına rağmen

Olmadı, olmuyor...

Yazan: Nazım Yusuf ARSLAN

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var

   Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
   Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
   Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
   Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

   İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
   Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
   Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
   Kopmaz kökler salmaktır oraya

   Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
   Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
   Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
   Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

   İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
   Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

   İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
   Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

   Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
   Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
   Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
   Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

   Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
   Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
   Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
   Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

   Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
   Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe,bütün evrene karışırcasına
   Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
   Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana
      Ataol BEHRAMOĞLU

Dünyanın ESKİ 7 Harikası

Keops Piramidi 
Bazı kaynaklarda mısır piramitlerinin tamamı yedi harikanın içerisinde olarak gösterilmektedir ancak sadece Keops piramidi bu listeye dahildir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi günümüze kadar dayanabilen tek eserdir. Mısır’ın başkenti Kahire’deki Giza yaylasında bulunmaktadır. Keops piramidi yedi harika içerisindeki en eski yapıdır. Piramit M.Ö 2560 yılında mısır firavunu Khufu (Keops) tarafından yaptırılmış ve yapımı yaklaşık 22 yıl sürmüştür. Bu piramitte tıpkı diğer piramitler gibi firavunun kabri olarak kullanılmak üzere inşa edilmiştir. Keops Piramidi 145,75 metre yükseklikte, 229 metre genişlikte, eğimi 51 derece ve geometrik hata oranı %0,1 den azdır. Firavunun odası tabandan 40 metre yükseklikte ve tepeden 100 metre kadar aşağıdadır. Arkeologlara göre piramitin temelini kazmak için 100.000 işçi çalışmış, daha sonra bir bu kadar işçi de piramitin inşasında kullanılan her biri yaklaşık 2 tonluk, 2 milyon 300 bin kadar taşı üst üste dizmek için çalışmıştır. Bu kadar ağır taşların üst üste dizilme sırrı hala çözülememiştir ancak çamurdan yapılmış bir rampa kullanıldığı tahmin edilmektedir. Piramit yapıldığından itibaren 4300 yıl boyunca dünyadaki en yüksek yapı olarak kayıtlara geçmiştir.

Babil’in Asma Bahçeleri 
M.Ö 605′de Babil kralı Nebukadnezar tarafından yaptırıldığı söylenmektedir. Çorak mezopotamya çölünün ortasında yapay dağlar, çeşitli ağaçlar, bitkiler ve akan suların bulunduğu tahmin edilen çok katlı bir bahçedir. Uzunluğu 80 kilometre, genişliği 25 metre ve yüksekliği 97 metre olduğu belirtilmektedir. Yapılma nedeni olarak farklı iddialar bulunsada en kuvvetlisi Kralın, mezopotamya çölünün bunaltıcı sıcağından bunalan karısı Semiramis’e hediye vermek amacıyla yaptırmış olması. Dönemin yunan coğrafyacısı Strabo bu bahçeleri şöyle tanımlamaktadır : “Bahçeler birbiri üzerinde yükselen kübik direklerden oluşuyordu. Bunların içleri çukurdu ve büyük bitkilerin ve ağaçların yetişebilmesi için toprakla doldurulmuştu. Kubbeler, sütunlar ve taraçalar pişmiş tuğla ve asfalttan yapılmıştı. Yüksekteki bahçeleri sulamak için Fırat nehrinden zincir pompalarla su yukarılara çıkarılıyordu. Bu şekilde üst seviyelere taşınan su, bahçeleri sulayarak teraslardan aşağıya doğru akıyordu”.Bu bahçelerin günümüzde kesin izlerine rastlanmamıştır ancak bölgede araştırma yapan arkeologlar babil sarayının kuzeydoğusunda görünüşü garip olan temel ve tonozlar bulmuşlardır. Bu kalıntıların asma bahçelere ait olduğu sanılmaktadır.




Artemis Tapınağı
Lidya kralı Croseus tarafından M.Ö. 550′de tanrıça Artemis adına, yunan mimar Chersiphron tarafından tasarlanmış ve dönemin en ünlü heykeltraşlarına yaptırılmıştır. Tamamen mermerden yapılmış olan bu yapı bronz heykellerle süslenmiştir. Tapınak dini müessese olarak kullanıldığı gibi ticaret mekanı olarak da kullanılmıştır. 90 metre yüksekliğindeki ve 45 metre genişliğindeki bu eser, yapımından 200 yıl sonra adını ölümsüzleştirmek isteyen Herosteamus adlı bir kişi tarafından yakılmıştır. Tapınağın yakıldığı gece Büyük İskender doğmuş ve bu eserin kendisinin doğduğu gece yakıldığını öğrenince tapınağın onarılması için yardım teklif etmiş ancak reddedilince, ömrünün yettiği ölçüde tapınağı onarmıştır. Ancak M.S. 262′de çıkan yangın sonucu tapınak, sütunları dışında tamamen yok olmuştur.

Zeus Heykeli
M.Ö 456′da yapımı bitirilen zeus heykeli, adına olimpiyat oyunları düzenlenen “Tanrıların Kralı Zeus” adına yapılmıştır. O dönemlerde yunanlıların en büyük eğlencesi olan bu oyunlar adını bulunduğu Olimpos (Olympia) şehrinden almaktadır. Yunanlıların olimpiyat adını verdikleri bu oyunların öneminin artması ve yayılmasıyla Tanrıların Kralı Zeus’un adına yakışır bir tapınak yapmak istemişlerdir. Önce Elis’li Lisbon tarafından tapınak yapılmış daha sonra tapınağın batı ucuna Phidias tarafından zeus heykeli yapılmıştır. 7 metre genişliğe ve 12 metre yüksekliğe sahip olan bu heykel özenle hazırlanmış olan tahtına oturur şekilde inşa edilmiştir. Heykelin sağ elinde zafer tanrıçası Nike, sol elindeyse üzerinde kartal olan bir asa bulunmaktadır. Tahtın üzerine, yunan tanrılarının ve sfenks gibi mistik hayvanların oyma figürleri işlenmiştir. Heykelin derisi fildişinden, sakalı, saçları ve elbisesi altından yapıldığı söylenmektedir. Heykel, M.S.255 yılında Roma imparatoru I. Theodosius’un olimpiyatları durdurmasıyla, yunanlılar tarafından Bizans’a yani İstanbul’a taşınmış ancak M.S.462′de çıkan bir yangın sonucu yok olmuştur.

Rodos Heykeli
M.Ö. 282′de rodoslular (dorlar) tarafından, güneş tanrısı Helios adına yapılmıştır. 32 metre yüksekliğe sahip olan ve elinde bir meşale tutan bu heykelin yapımı tam olarak 12 yıl sürmüştür. Devasa büyüklükteki bu heykelin bir parmağının bile iki insan boyunda olduğu söylenmektedir. Rodoslular, Makedonya Kralı Demetrios ile yaptıkları savaşı kazandıktan sonra zafer anıtı olarak bu heykeli yapmışlar ve heykelin kendilerini koruduğuna inanmışlardır. Bu sebeple her yıl denize dört atlı bir araba atmışlar ve inanışlarına göre güneş tanrısı Helios’un bu arabayla dünyayı dolaşarak insanları gözetlermiş. Güneş tanrısı adına yapılmasının yanında, rodoslular için birlik ve beraberliğin simgesi olan bu heykel Dünyanın Yedi Harikası listesinde yer almayı başarmıştır. Yalnızca 56 yıl ayakta kalabilen bu devasa heykel, bir deprem sonucunda dizinden kırılarak yıkılmıştır. Rivayete göre 900 yıl harabe halinde kalan heykelin parçaları, 654 yılında arapların rodos’u işgalinin ardından suriyeli bir yahudiye satılmış ve develerle suriyeye taşınmış.





İskenderiye Feneri
Gemicilerin güvenliğini sağlamak ve yönlendirmek için, M.Ö 290′lı yıllarda Büyük İskender tarafından yaptırılmış fenerdir. 166 metre yüksekliğindeki fener, Mısır’ın İskenderiye kenti kıyısındaki Faros (Pharos) adasında beyaz mermerden yaptırılmıştır ve bugüne kadar yapılan en yüksek fenerdir. Yunanlı tüccar Sostratus tarafından finanse edilen bu fenerin en büyük özelliği ise gündüzleri dahi gün ışığını denize yansıtabilmesidir. Gecede cilalı bronz aynaların önünde yakılan ateş yansıyarak 50.km mesafeden görülmektedir. Uzun süre ayakta kalmayı başaran fenerin orta kısmı 10. yüzyılda depremler ve doğal şartlar sonucunda çökmüş, 15. yüzyılda da tamamen yıkılmıştır.









Kral Mausoleus'un Mezarı
M.Ö 350 yılında Kral Mausollos için karısı ve kız kardeşi tarafından Pythea adlı bir mimara yaptırılan mezardır. Bodrum o zamanki adıyla Halicarnassus civarında yapılmıştır. 45 metre yüksekliğe, 30 metre genişliğe ve 25 metre uzunluğa sahip olan bu mozolenin tepesinde zaferi simgeleyen dört atlı bir savaş arabası ve arabanın üzerinde de Kral Mausollos ve karısının heykelleri yer almaktaydı. Bu mezar 16. yüzyıla kadar korunmuş ancak haçlı seferleri sırasında St. John şövalyeleri bugün hala var olan bodrum kalesini yapmak için mozoleyi yıkarak neredeyse tüm taşlarını kalenin yapımında kullanmışlardır.